GÜLAY ERDEMLİ

Londra’da doğan Lovelock, İngiltere ve ABD’de kimya, tıp ve biyofizik eğitimi aldı. 1940 ve 50’li yıllarda Londra’daki Ulusal Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü’nde çalıştı. 60’lı yıllarda NASA’nın ay ve Mars programlarında çalışmalar yaptı ama kariyerinin büyük bir bölümünü bağımsız bir bilim insanı olarak geçirdi. Hava, toprak ve sudaki pek çok kimyasalı ve pestisit kalıntılarını ölçmek için kullanılan elektron yakalama dedektörünü geliştirdi. Bu cihaz, 1962 yılındaki ‘Sessiz Bahar’ kitabıyla dünyada çevre hareketini başlatan Rachel Carson’ın yazdıklarının bilimsel temellerini oluşturdu. Dedektör ayrıca pek çok ülkede bitkilerde böcek öldürücü olarak kullanılan DDT ve PCB gibi zararlı kimyasalları yasaklayan düzenlemelerin temelini oluşturmaya yardımcı oldu.

Bu ilginç bilim insanının aerosol kutuları, klima, buzdolabı ve egzozlarda vs. kullanılan kloroflorokarbon gazının atmosferde ölçülebilir konsantrasyonda bulunduğunu ortaya çıkarması, ozon tabakasındaki deliğin keşfedilmesini sağladı.

Sıra dışı bir yaşamı olan Lovelock’un NASA’nın Mars’ta yaşam arayışı, fosil yakıtların yol açtığı iklim riskleri, endüstriyel kirliliğin tehlikeleri konusunda sayısız makalesi var. İki yıl önce biyosferin yaşamının son yüzde 1’inde olduğunu söyledi! Ölümünden kısa süre önce verdiği röportajda iklim krizinin en kötü etkilerinin bazılarından kaçınma umudu kalmadığına inandığını söyleyen Lovelock, her ne kadar çevre hareketinin öncülerinden sayılsa da nükleer enerjiye verdiği destek nedeniyle pek çok çevreciyi de öfkelendirmişti. Bir röportajında söyledikleri de büyük bir tepki almıştı: “Nükleer enerjiye muhalefet, yeşil lobiler ve medya tarafından beslenen Hollywood tarzı bir kurgu. Tüm enerji kaynaklarının en güvenlisi olduğunu ispatladı.”

Gelelim James Lovelock’un meşhur Gaia hipotezine… Gaia hipotezi, dünyanın iklimi, kimyasal bileşimleri ve organizmalarıyla kendi kendini düzenleyen bir bütün olduğunu iddia ediyor. Yani dünyada; kayalardan havaya, insanlardan hayvanlara her canlı organizma birbirine bağlı, kendi kendini düzenleyen bir sistem.

Dünya ve Mars atmosferinin kimyasal bileşimi konusunda uzman olan Lovelock, teorisini 1967 yılında ABD’deki Amerikan Astronomi toplantısında, 1968’de de Princeton Üniversitesi’ndeki bilimsel bir toplantıda sundu. 1983 yılında ‘Sineklerin Tanrısı’ kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü kazanan William Golding, Lovelock’ın yakın arkadaşıydı. Hipoteze ‘Gaia’ adını öneren de ünlü edebiyatçıydı. Ancak Gaia hipotezi pek çok bilim insanı tarafından tepkiyle karşılandı. 1970’li yıllarda mikrobiyolog Lynn Margulis’in de katkılarıyla genel kabul görmeyi başardı. Gaia hipotezi, günümüzde jeofizyoloji, yerküre sistem bilimi disiplinlerinde inceleniyor. Biyojeokimya ve sistem ekolojisi alanlarında da ilkeleri benimsendi.

Günümüzde bu hipotezin doğruluğunu ve yanlışlığını kanıtlamaya yönelik sayısız makale yazılsa da James Lovelock renkli kişiliğiyle adını bilim tarihine yazdıran bir isim olmayı başardı.

GÜVENİ SARSACAK NE YAPTILAR Kİ…

Gallup’un medyaya duyulan güvenle ilgili güncellediği duruma bakarsak 2030 yılına kadar ankete katılanların yüzde 0’ı gazete ve TV haberlerine güven duyacak. Kulağa absürt gelse de anketin sonucu bu!

1979 yılında ankete katılanların yüzde 51’i gazeteciliğe ‘çok’ ya da ‘oldukça fazla’ güvendiklerini söylüyordu. Bu sayı şu anda yüzde 16. TV haberlerine güven 1991’de yüzde 46’yken şimdi yüzde 11.

Bu habercilikle ilgili üzücü bir durum doğrusu. Üstelik sadece Gallup değil, Pew Araştırma Merkezi ve Reuters Enstitüsü tarafından yapılan anketlerin de benzer sonuçları var.

Gallup’un verilerine göre 16 önemli Amerikan kurumunun 11’i, ceza adalet sistemi, yüksek mahkeme, devlet okulları ve hatta orduya güvende bile ciddi düşüş var.

Uzun yıllardır medyanın içinden biri olarak haberciliğin toplumsal ve teknolojik dönüşümünü merakla takip ediyorum. Araştırmalar her ne kadar önemli bir veri sunuyor olsa da haberciliğin önemini yitirmeyeceğine inanıyorum. Çağa ayak uydurmak ve güven sorununun önüne geçmek için adım atmaktan başka çare yok.

BİR EMOJİ ON KELİMEYE BEDEL…

Ne oturup yazacağım, atarım bir gözünden yaş gelen surat emojisi yeter. Ya da şöyle bir yukarı kalkan baş parmak emojisiyle anlatıveririm derdimi. Sonuçta 3663 tane emoji var. Hele bir de geçen hafta yayınlanan Emoji 15.0 sürümündeki emojiler de eklendi mi tamamdır. Biraz yaratıcı bünyeler bu kadar emojiyle roman bile yazarlarsa şaşırmam.

Unicode Konsorsiyumu, ihtiyaçlara göre emoji kütüphanesini sürekli güncelliyor. Konsorsiyum evrensel kod standardının geliştirilmesi, kullanımının yaygınlaştırılması amacıyla kurulmuş. 2022-2023’te kullanıma girmek üzere konsorsiyumun onayını sunulacak 31 yeni emoji var. Yeni emojiler arasında pembe kalp, gri kalp, karga, kaz, eşek, denizanası, bezelye, wi-fi, sallanan surat gibi eklemeler var.

‘Emoji’nin babası’ olarak kabul edilen kişi Japon Shigetaka Kurita. 1998 yılında ülkenin en popüler cep telefonu operatörlerinden NTT DoCoMo’da mobil internet sistemi üzerinde çalışan Kurita ‘emoji’yi hayata geçiriyor. Artık, Japonca ‘E (resim)’ ve ‘Moji (Karakter)’ kelimelerinden doğan ‘emoji’siz yapamıyoruz. İnternet kullanıcılarının yüzde 92’si emoji kullanıyor. Dünyada günde yaklaşık sekiz milyar emoji kullanılıyor. Hani dünyadaki bütün dilleri kaldırıp yerine emoji dili koysak anlaşıp gideceğiz bir şekil!

Türkiye’de en çok kullanılan emojinin gülmekten gözünden yaş gelen yüz emojisi olduğunu da hatırlatalım. Dünyada 75 ülke de bizim gibi bu emojinin tutkunu.

Eylül ayında yeni emojiler onaylanacak. O vakte kadar yazımı bir gözünden yaş gelen gülen yüz ve gülen kedi yüzüyle bitiriyorum.

POLİTİKACILAR NEDEN UZUN YAŞIYOR?

Oxford Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre en iyisi politikacı olmak! Yani uzun yaşamak istiyorsanız politika yapmaya başlayabilirsiniz… Politikacıların ölüm oranları, genel nüfusla aralarında yaşam beklentileri farkı konusunda bugüne kadar yapılan en büyük çalışmada 11 ülkeden 57 binden fazla politikacının 19. yüzyılın başlarına kadar uzanan sağlık verileri incelenmiş. Sonuç siyasetçiler için memnuniyet verici: Temsil ettikleri nüfusun üyelerinden ortalama 4,5 yıl fazla yaşıyorlar. Çalışmada Avustralya, Avusturya, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Yeni Zelanda, İsviçre, İngiltere ve ABD’li 57 bin 661 politikacının verileri incelenmiş.

Ortalama ömür farkı, İsviçre’de üç, İtalya’da 7,5 yıl. Çalışmayı yürüten Oxford Üniversitesi Sağlık Ekonomisi profesörü Philip Clarke, Melbourne Üniversitesi Sağlık Politikaları Merkezi’nden akademisyen An Tran-Duy ve Oxford Üniversitesi Sağlık Ekonomisi bölümünden Laurence Roope, politikacıların günümüzde nüfusun geri kalanına kıyasla ‘çok yüksek’ hayatta kalma avantajına sahip elit bir grup olduğunu söylüyor.

Araştırmanın yapıldığı ülkelerde 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında politikacılar ve genel nüfus benzer yaşam sürelerine sahipti. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra politikacıların yaşam süresi hızla arttı.

Dünyada yüzde birlik kesimin toplam gelirin yüzde 20’sini aldığı tahmin ediliyor. Eşitsizlik sadece zenginlikle ilgili değil, seçkin gruplar sağlık ve eğitim alanlarında da daha avantajlı ayrıca daha da uzun yaşıyorlar! Örneğin ABD’de en yüksek gelirli yüzde 1’lik kesimin yaşam beklentisi en alttaki yüzde 1’lik kesimden yaklaşık 15 yıl daha fazla.

İyi de neden daha uzun yaşıyorlar? Gelir ve servetlerinin daha fazla olması bu eğilimi kısmen açıklıyor ama tek faktör değil gibi görünüyor. Ancak şimdilik Sağlık hizmetlerine ulaşmadaki standartları, beslenme biçimleri uzun yaşamlarının en önemli etkenleri olarak kabul ediliyor.

Bu çalışma yüksek gelirli, demokratik ülkelerde gerçekleştirildi. Düşük ve orta gelirli ülkelerde politikacı ve genel nüfus arasındaki yaşam farkını ise varın siz düşünün!

Etiketler:

, , , ,